Prof.Dr. Öcal OĞUZ’dan ÇERÇİ VE ÇERÇİCİ

ÇERÇİ…

Sözlükler, kimi kendi sırtına veya eşeğine yüklediği heybesiyle, kimi tek veya çift at koştuğu arabasıyla köy köy dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası, incik boncuk, çeşitli kuruyemiş veya halk ifadesiyle “öteberi” satan gezici satıcı diye tanımlıyor. Halk arasında ise “çerçici” olarak biliniyor.

Etimologların kökeninin Moğolca veya Farsça olduğunu söylediği çerçi kelimesi, Türkçe aracılığıyla Balkan ve Ortadoğu dillerine de geçmiştir. İlk kez 13. yüzyılda Kıpçak Türkçesinin önemli eseri Kodex Kumanikus’ta “çarci” şeklinde, 14. yüzyılda ise Süheyl ü Nev-bahar’da bugünkü telaffuzuyla geçiyor.

Destanların ve halk hikâyelerinin sıklıkla sözünü ettiği gezici tüccarlar olan bezirgânlar, ülkeden ülkeye, şehirden şehire dolaşarak ticaret yaparken duyduklarını ve gördüklerini de naklederler, özel haber ve mektuplar için de gönüllü ulak olurlardı. Bezirgânların bedestenlerde sattıkları eşya veya yaydıkları haberler, şehirde ev ev dolaşan bohçacılar, köy köy gezen çerçiler tarafından bütün halka ulaştırılırdı.

Çerçiler, köy meydanında veya bir sokağın başında kendilerine özel zillerini çaldıkları veya “çerçi geldi çerçi” diye bağırdıkları zaman etrafları, yaşlı ve genç kadınlar, hele çocuklar tarafından hemen sarılırdı. Çerçi, köylü kadınların ve çocukların gözünde şehrin ve medeniyetin onlara ulaşan yüzüydü.

Ne yoktu ki onun heybesinde, eşeğinin sırtında veya arabasının dolaplarında. Bulunmaz Hint kumaşını bulundurur, sapan lastiğinden kırık leblebiye kadar köyün ihtiyaç duyduğu hiçbir şeye yok demezdi. “Çerçi başındakini satar” atasözünde olduğu gibi bulur buluşturur, ihtiyacı giderirdi. Nitekim Abdurrahman Kızılay’ın seslendirdiği “benim ipek yağlığım var görmeye gelin” diyen Kerkük Türküsü böyle bir çerçi hikâyesidir.

Yükünü aldığı şehirde veya gezdiği köylerde ne olup bittiğinin haberini de o verirdi. Köylü kadınlar ve genç kızlar, şehre ait yeni bilgi ve ürünleri ilk kez ondan öğrenirlerdi. Çerçi, kentte modernleşme adına ne varsa ve ne şekilde ürüne dönüşmüşse köye onun bir örneğini, olmadı haberini getirirdi.

Kadınlar ve genç kızlar kadar çocuklar da onun yolunu gözler, takas için tedariklerini önceden yaparlardı. Çalılara takılmış yünler bu gün için toplanır veya folluktan aşırılmış yumurtalar bugün için saklanırdı. “Çerçi geldi” sözü duyulunca genç kızların ve çocukların masum hırsızlıklarla dolu bütün sırları ortaya dökülür, takas pazarlığı başlardı.

Çocuklar balon, şeker, leblebi, bisküvi-lokum gibi şeyler isterdi. Kadınlar için kap kacak ve kumaş, genç kızlar içinse ataların “çerçi kızı boncuğa âşıktır” sözünü doğrularcasına ayna, tarak, küpe, kolye gibi süs ve süslenme eşyaları makbuldü. Bunların hepsi buğday, yumurta, yün, peynir vb. köyde üretilenle takas edilir, kimse para nedir bilmezdi. Yani kent, köy için; köy de kent için üretir, çerçi de bu takasa aracılık ederdi. Kısacası çerçiler çağında kimse tüketici kelimesini bilmezdi, herkes üreticiydi.

Zaman içinde köylü şehre göçtü. Köyde kalanlar ise büyük oranda üretimden vazgeçti. Dağlar koyunsuz, kümesler tavuksuz, tarlalar ekinsiz, bahçeler sebzesiz kaldı, bağlar viran oldu. Bu yeni dönemde yeni bir çerçi türü ortaya çıktı: Gezici marketler.

Eşekli, katırlı veya at arabalı çerçilerin yerini alan ve kamyon, kamyonet, minibüs gibi motorlu araçlar kullanan bu gezici marketler, geldiklerini haber veren ritmik korna sesleriyle köy köy dolaşıyorlar ve araçlarına doldurdukları yumurtadan ekmeğe, peynirden süte, domatesten bibere kadar her şeye kolayca müşteri buluyorlar. Takasın adı bile geçmiyor, herkes nakit para veya kredi kartı kullanıyor.

Yani eski çerçilerin köyden aldıklarını günümüzün çerçileri köye satıyor. Yeni köylü, sabah kahvaltısına oturmak için gezici marketin korna sesini ve fırından getireceği ekmeği bekler oldu. Bu nedenle artık kentli kadınlar, köy yumurtası satın aldığı eski çerçinin yolunu bekledikleri gibi gezici marketlerin köyden kente dönüşünü beklemiyor.

Köyle kentin bağını kuran çerçilerin dışında, günümüzün zincir marketleri ortaya çıkmadan, belediyeler sokakları modernleştirmeden önce şehirlerde seyyar satıcılar vardı: Bozacı, şerbetçi, balıkçı, üzümcü, soğancı, karpuzcu… Kent sokaklarında sanırım en son overlokçuların sesi işitilmişti.

Ya üst katlardan sarkıttığımız sepetlere istediğimiz her şeyi veresiye dolduran mahalle bakkallarına, kasaplarına, manavlarına ne demeli. Hepsinin “koş oğlum”, “yetiş çocuğum” dedikleri birer çırakları vardı hizmete dönen.

Korona günlerinde ve sokağa çıkma yasaklarında bezirgân, çerçi, bohçacı, seyyar satıcı, gezici marketler yeni şartlara uyum sağlayarak geri dönecekmiş gibi görünüyor. Şimdilik zincir marketler, kendilerine gelen telefonlara cevap vererek “sipariş usulü” seyyar satıcılığa başlamış olsalar da, yakında zincir marketlerin gezici marketlerini de evimizin önünde, sarkıttığımız sepete veya zembile ürünlerimizi koyarken görebiliriz.

Belki pazarcılar, korana öncesinde semtleri paylaştıkları gibi yeni dönemde sokakları paylaşacaklar. “Korona negatif” belgelerini göstererek sokaklarımızdan yürüyen tezgâhlarıyla sabahları domatesçiler, akşamüzeri patatesçiler geçecek. Yukarıdan sarkıttığımız sepetler sayesinde fiziki mesafemizi koruyarak kim bilir ne sohbetler edecek ve nasıl sosyalleşeceğiz?

Bakalım evinde gıda üretmeyenlerin gıda ihtiyacını bu yeni tip gezici zincir marketler ne vakte kadar karşılayacak ve kredi kartlarımız ne zaman “yetersiz bakiye” verecek?

Allah fakir fukaranın, garip gurabanın yardımcısı olsun. Umarım korona günleri kısa olur.

Prof.Dr.Öcal OĞUZ

Yazar: baskan

İzmir Yunus Emre Yörük Türkmen Dernek Başkanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir