BİR EYLÜL DUASI

BİR EYLÜL DUASI

Hata işlemekle suçladılar onları.

Suçlayanların suçlu bulunduğu vakit de onlar için çok geçti.

Kimi çoktan: “Ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun” diyerek düşmüştü çok sevdiği bu toprakların bağrına.

Kimisi de gözünü, böbreklerini, ciğerlerini, zihninin büyük parçasını velhasıl gençliklerini bırakarak düşmüşlerdi zindan köşelerine.

Kimine ise zor gelmişti bu kadar zulmete tahammül ve Ya Sefer diyerek düşmüşlerdi yollara. O gün bugündür halen yolda, halen sürgün, halen göçebedir pek çoğu.

Zaman zaman artık yeter diyerek besmeleyle çökseler de fakir bir sofraya; kendilerini ait hissedememenin ezikliğini yaşarlar.

Her şey değişmiştir çünkü dışarıda. Onlar içerideyken, onlar sürgündeyken dışarısı çok değişmiş, çok yabancılaşmış, tanıdık yüzler bile artık çok yabancı gelir olmuştu onlara.

Çakalların, kurtlarla, kedilerle beraber bağdaş kurup aynı sofralarda olmalarını rüyalarında dahi olsa hayal edemezlerdi ama gerçek o an gördükleriydi. Çokça durup sofradakilerin iştahlarını kaçırmanın da gereği yoktu. Usulca çekilmeyi düşündükleri anda da zaten yüz geri edildiler.   Yine de kimseye eyvallahları olmadı. Tenezzül de etmediler kimseye.

Artık abdest için eğildikleri suya bile lağım karıştığından şüphe eder olmuşlardı.

Sadece Allah’ ın huzurunda eğilmeyi şeref bilen bir dava;  bu kadar kısa bir zamanda kirli paraların, kirli ilişkilerin, kirli sofralarına çöreklenmeyi, kirli patronlara eğilmeyi nasıl marifet sayar duruma gelmişti ki?

Eylül; zindanda, sürgünde kalmış ama dışarıda çabucak geçmiş ve kara kış kaplamıştı her yeri. İliklerine dek üşüdüler dışarıda. Kalabalıklar fark etmediler titrediklerini. Eylül sonrası kış fena bastırmış, hazırlıklarını yapanlar sofralarına iştahla kurulurlarken Eylül’de vurgun yiyenlerin, hazırlık yapamayanların,  üzerine çöreklenmişti adeta kara kış.

Onlar bu yüzden hep dışarıdan baktılar içerilere ve sokulamadılar da bir süre evlerin arasına. Artık perdeler de kapatılmadığından içerideki bütün azgınlıkları hep dışarıdan,  istemeden de olsa görüp kahroldular.

Sınavları ağırdı ve şimdiki aşaması daha çetin geçecekti.

Ne toprağa düşenler unutuluyor ne zindanlarında çürüyenler.

Eylül’ler mütemadiyen üzerimize üzerimize geldikçe, o tam onikisinden vurulduğumuzu nasıl unutabiliriz ki?

Onların çoğunun bıyıkları bile terlememişti henüz. Çoğu hiç şiir okumadı, rozet takıp caka satmadı. Yarına yönelik ufak da olsa kendilerine has en küçük bir hesapları da olmadı.

Ama onlar mahpus oldular, gazi oldular, şehit oldular, sürgün oldular da asla hain olmadılar, pişman olmadılar!

Kader dediler, yazı dediler ve yazısı aynı olanlar olarak daha çok sarıldılar birbirlerine kışların ayazına, zindanın küf kokan rutubetine karşı.

Acıları, sızıları, yaraları bu yüzden hep gizli kaldı. Ne romanlara konu oldu yaşadıkları ne tiyatroları, filmleri oldu. Yaralarını teşhir etmenin, reklamını yapmanın; aziz bildikleri, yar bildiklerine karşı edepsizlik olacağının şuuruyla irkildiler hep.

Ellerinden gelse hafızalarını da yok edecek kadar bir şeref abidesiydi onlar.

Ekran diline, medya diline, paranın efendiliğine, riyanın sultanlığına, siyasetin üslubuna yabancıydılar ve fıtrat diline inanmışlığın masumluğuyla çekildiler bir kenara.

Alman şair Goethe: “Allah lüzum gördüğü yere, lüzum gördüğü zamanda, lüzum gördüklerini gönderir” demişti. Onlar da, o fıtrat dilinin sahipleri; o bu toprakların, hormonsuz, cilasız, yüzde yüz yerlisi olan hasbileri doğru zamanda gelmişler, doğru yerde durmuşlar, doğru olarak gitmeyi de vazife bilmişlerdi.

Allah nurunu tamamlayacaktı! O’nun habibi, O’nun resulü de kıyamete kadar asla ümmetini mahzun ve garip bırakmayacaktı.

Onlar, o Eylül’ün Kırılan Gülleri, o peygamberin bize, 21 asırda garip kalmamamız üzere gönderdiği elçileri;

Biz onlardan razıyız!

Yalanımıza, riyamıza, aczimize rağmen onları sevdik; dillerini, dinlerini anladık ve inandık.

Bu yüzden sen de onlardan razı ol Allah’ım!

Zerre miskal kir varsa üzerlerinde, bizdendir!

Zerrece günahları varsa da inan, bizimle olan, ümmetin içinde olduğu perişanlıktan olmuştur.

Sen öz vatanında, öz bildikleri tarafından öksüz bırakılanları mahzun bırakma Allah’ım!

Senin dininle şereflenen bu milleti sen bunca azgınlığa, sapkınlığa rağmen, kuşatmaya, ihanetlere rağmen onlar gibi elçisiz, Alp’siz ve Eren’siz bırakma Ya Rabbim!

                                                                                                    Erdal ÇİL (cerdal48@gmail.com)

Yazar: Erdal Çil

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir