YÖRÜK HİKAYELERİ Yazar: Duran YILMAZ Anısına

Bütün emeği geçenlere teşekkürler ederiz

YURT YERİ
“…bir yayla, bir davar ile
Ala dilber mor çimenli yurt gerek.”
Güz sıcaklarının sonu yaklaşır. Kışı muştulayan serinlikler yaylaları örtmeye başlar. İşte tam bu zamanda develerin, eşek-lerin, sürülerin, Yörüklerin, Teke‟yi özleyen durgunlukları gelir üstlerine. Yalnız malların dillerini, gönüllerini, sürülerin içinde nazlı birer çiçek gibi yetişen, yürekleri tutkulu tombul Yörük kızları bilir. Bir de çileli büyükler. Bir gün gelir develer, eşekler, üzüm karası koyun sürüleri yerden bir ot koparıp yemezler. Bu zaman, Yörüklerin yüreklerine kış korkusunun, kışlak derdinin kor gibi oturduğu zamandır. Kundakta çocuk, ormanda sürü, kılıfta kaval tasadadır. Kışlak derdi bir ince yaradır dinmeyen, kanayan, Yörük adı var olalı.
Sabahın erinde çamlı Anamas Dağları‟ından, kekik kokulu yamaçlardan bir yel süzülüp saçılıyordu yayla düzlüklerine. Sürü öylece duruyordu. Develer çadırların içine içine geliyor-lardı. Halbuysa sürünün yayılma zamanıydı.
Koca Memiş tunç yüzünü buruşturdu; sürüyü yerden bir ot, daldan bir yaprak koparmaz görünce. Kendi kendine söy-lendi:
“Bu, hep böyledir. Göç zamanı gelince böyle yaparlar, Kara kara bakarlar insanın yüzüne. Bir acıyı dillendirir, kavalda bir ağıtı çalar gibidir bakışları, durgunlukları. İnsana evlat acısı, yurt acısı gibi koyar. Sanki onlar da bilirler yurtsuzluklarını, horlanmışlığımızı, zalim kışı.”
Sonra altında gönülsüz yürüyen Al İğdiş‟e bir kamçı attı. At aldırmaz, tasalı yürüdü. Koca Memiş altmış altı yıllık sert, kuru parmaklarıyla is karası sakalını sıvazladı. Çocukluğundan beri içini yakan yurtsuzluk acısı yüreğini sızlatınca hep böyle yapar-dı. Sakalına el atar, düşünür, düşünürdü. Kendini değil, dilini bilen ve göçen tüm Yörükleri… Yurt yeri bulmak için akıl yo-rardı. Tez yaşlanmalarını da bundan bilirdi. Parayla toprak almanın zorluğu yamandı. Tüm sürülerin parası Memişler So-yu‟nun yarısına bile birer çadır yeri alamazdı. Teke‟nin toprağı altına dönmüştü birden. Kışlak kirası ise obanın sürüsünün çeyreğini alıp gidiyordu. Her dört yılda bir obanın tüm sürüsü kışlak kirasına giderdi. Halbuysa kışladıkları yerler ekilmez, dikilmez çalılıklardı.
“Yörüğün sürüsünü alacaklar ellerinden otlak bedeli” dedi içinden. “Çıplatıp salacaklar pamuk tarlalarına; hepimizi pa-muk ağalarının kölesi yapacaklar. Akça yoğurda, türlü bin çiçek kokulu bala, süte hasret koyacaklar. Deh domuz! Yürü baka-lım. Babanın yurdunu mu özledin gavurun malı. Ne var ki ku-laklarını düşürür, gözlerini kısarsın? Ben tam altmış altı sene-dir böyleyim. Biz Yörüklerse yüzlerce seneden beri böyle yaralı, boynu büküğüz.”
Can sıkıntısıyla atın böğrünü topukladı. Sıkıntısını atmak için tütün kesesini çıkardı. Kesme kökünden oyduğu lülesine sıkı sıkı tütün bastı. Çakmakla tutuşturduğu palamut kavını tütünün üstüne yerleştirdi. Derin derin çekti, üfürdü. Ciğerini ve çevresini kaçak tütün dumanı doldurdu. Anamas Dağla-rı‟nın Zindan Koyağı‟na girince çadırlarla karşılaştı. Çadırlar, koyaktaki ardıçların diplerine serpilmişlerdi. Koca Memiş ça-dırlara doğru atına yön verdi.
Bir gelin çıktı çadırdan. Altın başlığı güneşte parladı. Gelin koştu üç eteğini savura serpe ve top memelerini elleriyle tuta-rak. Geldi, Koca Memiş‟in atının dizginini tuttu, çadırlara doğ-ru yededi.* Koca Memiş inmeye davranınca, karşı özengiden bastırdı, dengeledi gelin. Koca Memiş atından indi. Çadırın sitilini* kaldırıp içeriye girince elli senedir birlikte yaşadığı Sarı Zeynep ayağa kalktı.
“Buyur bakalım Koca Memiş” dedi yerdeki keçeyi göstere-rek. “Otur şöyle. Tombul Fadimem, gelinim, sen de yağlıca bir katmer yap babana.”
Koca Memiş oturdu. Fadime Gelin koynuna sığmayan süt-lü memelerini bastırarak ağaç tekneye un koydu ala çuvaldan. Kınalı elleriyle hamur yoğurmaya başladı katmer için.
Koca Memiş, karısının sunduğu taze, besinli, bir tas bişşek ayranını* içti. Sonra ağzında paslanan dilini çözdü. Karısına söyledi:
“Tüm hayvanlar Teke‟yi istiyor hay Sarıca Zeynep. Zindan Koyağı‟ndaki kara çadırlar, ak döşlü, altın başlıklı gelinler, yü-rekleri sevdayla çarpan kızlar, koç bıyıklı yiğitler, bükülmüş beller… Teke‟yi ister. Kesede tütün, Sarı Beserek, ak dorum, kılıfta kaval… Teke‟yi.N‟olacak bilmem? Yarın ağrık sürülsün* bari. Devrisi gün de göç başlar.”
Sarı Zeynep altmış üç yıldır kınası gitmeyen saçına el attı. Başındaki Yörük alacasını düzeltti.
“Hay Koca Memiş” dedi içli, kızgın. “Nerede kışlayacağız bu yıl? Biz yurtsuz geldik, yurtsuz mu geçeceğiz dünyadan? Etim ile etini ısıttığım ve yüreğime tatlı bir korku verdiğin ilk geceden beri söylerim bunu sana. Çocuklarımız, Akkız gelini-min oğulları Uzunca Hasan, Deli Hacı; torunun Kara Memiş‟in gelini Tombul Fadimem‟in çocukları da hep böyle yurtsuz mu geçecekler dünyadan? Hep böyle, itin köpeğin maskarası ola ola… Yaa Koca Memiş! Elli senedir derim. Dağları, yayla koyak-larını dolduran Yörüklerin yapamadıklarını biz yapalım; göre-nek olalım Yörük milletine derim. Susarsın, Sarı Maya* gibi düşünürsün elli yıldır. Yetmedi mi daha düşünmen?..”
Koca Memiş, kederli ve yorgun gözlerini koyağın en ötesi-ne, ufukta eriyen mor dağlara yöneltti; ağır, tasalı, kesin biçim-de:
“Tasalanma Sarı Zeynebim” dedi içli, dalgın. “İnsanoğlu başı dara düşünce her çareyi bulurmuş. Hele bir Teke‟ye ine-lim. Yurt yerini de orada düşünürüz. Sen bir tas ayran daha ver kınalı ellerinle.”
Güneş geceyi eritti, sabahı getirdi; salıverdi dağlara, ovala-ra. Anamas Dağları‟nın çamlı yamaçlarını, kır doruklarını, ko-yaklarını; buğulu, sisli, titrek biçimde ışıttı güneş. Güz sabahı-nın nemli soğuğunda, ala çuvallar, dinç ellerin acele devinimle-riyle denk denk hazırlandı. Direkleri alınan çadırlar birden siliniverdiler düzlükten. Her çadır dürüsü bir mavzere kılıf olup yükleneceği develeri beklemeye başladı. Havutları vurulmuş, bel kolanları çekiştirilmiş develer, tutku tüten kızların yedeklerinde geldiler. Dizlerine vurularak çökertildiler. Kıvrak hareketlerle, görülmemiş bir hızla yüklediler develeri.
Bir kıvraklık, bir usanmışlık ve senelerin verdiği sevinç içinde göç başladı. Ümmü Kız, kayıp giden alımlı bir bıldırcın gibi Sarı Maya‟yı çekip gidiyordu. Deli Hacı on dokuzun ataklığıyla doru beygirin üstünde kaya gibi dimdikti. Çapraz asılı tüfeğini yerleştiriyordu arada bir. Papağını* yana devirdi. Yüreğindeki sıcak atışları susturamayarak; çuvalları, çadırları alıp giden göç katarının en önüne attı gözlerini. Sevmenin doruğunda titredi; Ümmü Kız ipekli entarisinin içinde salınıp gidi-yordu. Deli Hacı atını topukladı. Güneşin ve soğuğun yaktığı yüzünü yele verdi. Kaytan bıyıklarını burarak sürüyü şöyle fır dolandı. Göçün en önünde giden Ümmü Kız‟ın ak topuklarını, top göğüslerini, al yanaklarını, buğulu erik gözlerini sevdi ba-kışlarıyla.
“Hele şuna, yosmaya” dedi içinden. “Başına pullu yaşmak, omzuna sırmalı tüfek ne hoş yakışmış…”
Göç başlayınca, katarların havut çanları, hatap çanları, döş zilleri dillenir. Bir nazlıca cümbüş çöker göç yollarına. Suskunluk bozulur, her şey coşar, dağlarda yankıları uğuldar.
Göç başlayanda, yüreklerde susan tutkular taşar, sevecen kız dillerinden akar türkü türkü. Her şeyin tam sırasıydı. Ümmü Kız gönlündekileri dudaklarından savurmaya başladı:
“Yarim kaytanın üç müydü,
Düğmelerin pirinç miydi,
Sarılması pek güç müydü?
Uyan yarım sabah oldu,
Sarılmanın vakti geldi.”
Deli Hacı atını durdurdu. Can kulağıyla dinlerken tunç yüzü gerildi, şavklandı; Ümmü‟nün türküyü kendisi için söylediğini anladı. Sağ böğründe sallanan yedilisine el attı. Tüm Memişler Obası‟nın kulaklarına sevdasını yedi kere pavkırttı.* Dağlar bir süre yankılandı, sustu.
Memişler Obası‟nın irisinin ufağının aklı, yeşeren bir tut-kunun filizinde düğümlendi. Al İğdiş‟in üstünde çubuğunu tüttürüp giden Koca Memiş, Sarı Zeynep‟e baktı. Sarı Zeynep tutkulu gençlik günlerinin anısıyla başını salladı, sonra atını topukladı, kocasını yanladı.
“Bu yıl, Karaçalı‟da kışlamayalım Koca Memiş” dedi. “Gördün, işittin olanları. Karaçalı‟da bu kıza dirlik vermezler Teke‟nin itleri, ağaları. Deli Hacı da tümünü kurşundan geçirir, yazık olur ikisine de…”
“Kararımı çoktan vermişim Sarı Zeynep” dedi Koca Memiş, ağzından ve burnundan tütün dumanlarını salarak. “Tuzla burnu kırları senelerdir boş. Oraya zağalıp şahan gibi saplanacağız. Bildin mi ne düşündüğümü?”
“Oralar Mahmut Bey‟in derler öteden beri” dedi karısı. “Geç de olsa verebildin ya kararını. Mahmut Bey jandarmayı diker karşımıza Koca Memiş. Ekmese de korur, vermez, devletle zıtlaştırır bizi… Buna da bir çare düşündün mü?”
“Düşündüm Zeynep. Elli yıldır düşünürüm. Biraz da başkaları düşünsün. Bunca yaranın üstüne bir de jandarma ekiver-sin tuz. Ya delirelim ya da akıllanalım. Yapsalar yapsalar sürerler bizi Rumeli‟ye. Tasan bu mu hay Zeynep?”
Sarı Zeynep, sen bilirsin dercesine boynunu büktü. Atını topukladı.
Göç, çamlı bellerden derin boğazlardan aştı kona göçe. Ümmü Kız‟ın türküleri, Deli Hacı‟nın yurtsuzluk acısı, Memiş-ler Obası‟nın içine işleye işleye bir ikindi üstü varıldı Teke‟ye. Katar, dağlardan ovaya yılan gibi akınca, bir kötü sıcakta buldular kendilerini; nemli, sıkan bir sıcakta. Teke Ovası‟nı üç koldan kucaklayan Toroslar‟ın başları ak tulup* gibi güz bulutlarıyla örtülüydü.
Katar, Gazal Ovası‟na gelince, Koca Memiş Al İğdiş‟i topukladı. Katarın önünü kesti, durdurdu. Hatap* çanları, havut çanları, döş zilleri de durdular, sustular. Katara yol gösteren Ümmü Kız sevdayla buğulanan gözlerini verdi Koca Memiş‟e. Koca Memiş‟in kuzgun karası gözlerini bir karar vermişlik içinde buldu. Sevinçle korku arasında bir duygu titretti içini. Öylece kaldı, gözleriyle Deli Hacı‟yı arayarak. Koca Memiş, yük altında geviş getiren develere, yorgun ve ikircikli kadınlara, havutların üstünde uyuklaşan çocuklara baktı. Sonra toza batmış, ağızlarını yarı açarak solumaya çalışan susuz sürüye, sünmüş çoban köpeklerine, bitkin çobanla-ra… Bir de açılmış, serilmiş sonsuz ovaya verdi gözlerini. Tüm-den pamuk ekiliydi; kar sepelemiş gibi bembeyazdı ova. Koca Memiş alt dudağını düşüncelerine sakız etti, bir süre gevdi. Son nefesini vermeye ya da avını kapmaya kararlı bir kurt gibi gözlerini kıstı. Yeniden doğuşun ya da ölüme gidişin başlangıcı belirdi yüzünde. Özenginin üstünde dikildi. “Deli Hacı, Uzun Hasan, Kile Memet” diye gürledi. “Gelin buraya! Yamacıma!” Çağırdıkları ve obanın öteki insanları Koca Memiş‟in karşı-sına dizildiler. Hep bir ağızdan “Buyur Memiş Emmi” dediler. “Geldik. Buyur.” Koca Memiş hepsinin de yüreğini gözlerinden okumaya ça-lıştı. Sonra “Göçü Tuzla burnu‟na çekin” dedi, “Duydunuz mu?” “Duyduk Emmi” dediler işlerine yönelirlerken. “Tuzla burnu‟na.” Gençlerin, Ümmü Kız‟ın ve tüm Memişler Obası‟nın gözle-rinde sevinç balkıdı. Deli Hacı atını topukladı, ötekileri ardına alarak Ümmü Kız‟ın önünden yel gibi geçti. Yüreğindekileri tümüyle haykırırcasına, “Baş üstüne Memiş Emmi!” diye ba-ğırdı. “Göç Tuzlaburnu‟na!” Tüm oba Deli Hacı‟nın sesiyle silkindi, toparlandı, kurul-du… Koca Memiş çubuğunu bir daha doldurdu, tüttürdü. Sonra karısına “Ne dersin Sarı Gelin?” dedi. “Tuzlaburnu sırtlarına şahan gibi zağalıp kök salacağız. Memişler Obası‟ndan kırk beş yiğidin Tınaztepe‟ye gömülüşü gibi, yiğitler gidecek belki. Belki de kanun bize verecek o boş alanları. Ne düşünürsün?” Sarı Zeynep gençliğindeki gibi dişi bakışlarıyla eledi koca-sını. “Dedim ya, aklın başına çok geç geldi; bizimki bize yettik-ten sonra. Şimdiye kadar koca birer orman olacaktık toprağa yerleşerek. Teke‟den yaylalara, yaylalardan Teke‟ye it gibi horlanarak geçmeyecekti günlerimiz. Çok geç akıllandın Koca Memiş. Şimdi hak paraya, paralıya gülümsüyor gayrı…” Sürü aktı geçti verimli toprakların üstünden, ovayı tüketti, denize komşu oldu. Güneşin geceyi buharlaştırıp denizi kalayladığı zamanda göç bitti. Develer saban görmemiş toprağa diz çöktüler. Yükler yıkıldı. Çadırlar deniz yelinde kanat çırpmaya başladılar. Mavzerler, çadır katlarından yük altlarına kaydılar becerikli kadınların ellerinden. Sahip bulmanın sevinciyle, gülen toprakların yüzünü öperek yayılıyordu sürüler. Deniz, çadırların önünde kımıl kımıl, yerinde duramayan mavi bir sevi sonsuzuydu. Üçüncü günün ortasıydı. Denizden gelen serin yel çadırları çırpındırırken, çocuklar birden toparlandılar; yarı korkulu, gözlerini ilçe yoluna diktiler. Kara bir taksi, kara bir muştu gibi yolu tozutup geliyordu. Koca Memiş‟e tez haber ilettiler. “Mahmut Bey‟dir” dedi. Taksi çadırların ortasında korna çalınca develer ürktüler. Köpekler saldırdılar. Koca Memiş çadırdan çıktı. Köpeklere „ooşt‟ diye bağırdı. Mahmut Bey indi. Ardından üç de yabancı. Mahmut Bey‟in yüzünde saldırgan bir köpek öfkesi saçılıyordu. Koca Memiş‟in „buyurun‟ demesine aldırmadı. Ellerini böğrüne dayadı, ters ve pis biçimde çevresine baktıktan sonra “Koca Memiş” dedi etli dudaklarını oynatarak. “Ne bok yediniz ulan! Bilmiyor musun buralar bizimdir? Çadırlarınızı yıkın çabuk! Yarın görmeyeyim!” Koca Memiş gerildi, üstünden bunca yılın hor görülmüşlüğünü atıverdi “Mahmut, biz bok yemeyiz. Süzme bal, yayık yağı yeriz. İlkin bunu bil. Buralar ben bildim bileli ekilmiyor. Demek ki sahipsizdir. Artık biz sahiplendik, bizimdir.” Mahmut Bey, ta karnının içinden hırladı. “Yaa!.. Pis Yörük! Öyle mi? Yarın görürsün gününü!” Koca Memiş, adamın sözünü boğazında kesti. “Sizin temiz-liğiniz yurdu bu duruma soktu. Biraz da Yörüğün pisliği batır-sın. N‟idelim? Artık her şey sırayla…” Mahmut Bey homurdanarak arabasına bindi. Hızla döndü kasabaya doğru. Araba tepelerin ardında yitince, kadınlar altın işlemeli başlıklı başlarını geri adılar. Ertesi gün, yolun bütün tozları göğe savruldu. Üç araba geldi, çadırların arasında durdu. Develer gene gülünç biçimde koşarak uzaklaştılar. Arabaların birinden Mahmut Bey, ötekilerden boz rubalı, eli tüfekli jandarmalar indiler. Çocukların, gelinlerin, al yanaklı kızların yüreklerini onulmaz korkular sardı jandarmaları görünce. Yüzbaşı Nedim Bey, Koca Memiş‟i karşısına aldı, asker sertliğiyle “Siz Mahmut Bey‟in arazisine tecavüz etmişsiniz!” dedi. “Buralar onunmuş.” “Toprak her zaman bakiredir yüzbaşı oğlum. Tecavüz filan edilmemiştir. Geldik, oturduk. Yalnız arazi onunsa, kanun yolu açıktır, öyle alır. Sen Türk askerisin. Mahmut Bey‟in ardına düşüp gelmesen daha iyi ederdin. Hem sonra, bak şu toprakla-ra. Bağrı bir kere yarılmış mı sabanla. Bir dal gömülmüş mü yeşermesi için? Demek ki sahipsizdir. Boş duracağına işe yara-sın. Yüzbaşı oğlum, benim soyum bu topraklar için altı ağabey, dört emmi, yedi dayı verdi Afyon Cephesi‟nde. Karımın soyun-dan da on dört yiğidin ağıtını kurdu analarımız. Sor bakalım Mahmut Bey ne vermiş? Benim soyum kanlarıyla toprağı, va-tanı sularken; Mahmut Bey‟in soyu it doyurarak her yeri üstlerine tapulatmışlar. Sen askersin yüzbaşı bey. Kaç dönüm toprağın var? Sat de-riz, satmaz. Ek deriz, ekmez. Kiralık da vermez. Bir kış çadır kurmayla, asker alır yöremizi. Sürünürüz itler gibi. Kısacası yüzbaşı oğlum, biz bu topraklara yapıştık. Sülük olduk, ayrık olduk kök saldık. Kökümüz kazınmadıkça, başımız kesilmedikçe… Var git yüzbaşı oğlum, var git. Kanun aralasın bizi…” Yüzbaşı Nedim başını salladı. Yutkundu. Koca Memiş‟in “Mahmut Bey‟le gelmeseydin” demesi dokunmuştu Nedim Bey‟e. “Girin arabalarınıza” dedi jandarmalara. “Bu iş benlik iş değil Mahmut Bey.” Mahmut Bey öfkeyle yüzbaşıya baktı. Hemen arabasına bindi, sürdü. “Bir acı kahvemizi bari içseydin yüzbaşı oğlum” dedi Koca Memiş. “Taze ayranınız varsa” dedi Nedim Bey. “Yeterse askerlere de…” “Var var” dedi Koca Memiş, “Olmaz mı hiç? Fadime! Tez ayran getir, tuz da…” Yüzbaşı üç tas içti. Jandarmalar da. Sonra Koca Memiş‟le vedalaştı Nedim Bey. Kadınlar, çocuklar şaşkın, giden askerle-rin ardından bakıp kaldılar. Bu kez çadırlarını yıkmamışlar, hakaret etmemişlerdi kendilerine. Koca Memiş bakraçtaki ayranı başına dikti. Deniz kokusunu tütün gibi içine çekti. Sonra arabaların geride bıraktığı toz bulutlarına bakarak: “Git Mahmut!” dedi. “Satsan almayacağız, kovsan gitmeyeceğiz! Öldürseniz ölmeyeceğiz. Bedelini otuz küsur sene önce yatırdık buraların.” Çadırların üstüne otuzuncu güneş doğmamıştı henüz. Duyuldu ki Mahmut Bey‟le kardeşleri, atalarının yurdu Urfa ellerinden, üç kamyon dolusu zalım Kürt yiğidi getirmişler; iri, kıllı, yağız… Yörükleri Tuzlaburnu‟ndan koparacak tek güç, tek umutmuş onlar için. Yağız Yörük yiğitleri çok içerlediler bu işe. “Onların akılları yok mu ki, yavrularını yetim koymaya azmederler; gül gibi taze, kıvrak kadınlarını kocasız… Kendile-rini it yerine koymayanlara kul olurlar” dediler. Zulalarda pusan mavzerleri kınalı gelin ve terleyen kız elle-ri uzattılar yiğit kıllı erkek ellerine. Bir gecede dört kez tutuştu iki taraf. Geceyi korku ve barut kokusu doldurdu. Köpekler inadına öfkeyle havladılar. Sürüler oradan oraya durmadan ürktü. Çocuklar analarının kucaklarında içikerek ağladılar. Ama tutuşmanın hepsinde de çadırlara ne bir kurşun sekti, ne bir cana değdi. Ölüm makinaları durmadan öttüler, ama olmadı bir ölüm.
Koca Memiş, Sarı Zeynep, Deli Hacı ve ötekiler anladılar ki bunda bir iş var: Vuruşma gönülsüz. Deli Hacı silahını bıraktı birden. Yürüdü. Ümmü Kız‟ın yüreği hop etti yerinden Deli Hacı‟yı yitirme korkusuyla. Deli Hacı bağırdı namluların sustuğu bir boşlukta.
“Hey arkadaş! Memo kimdir? Görüşmek isterim.”
Deli Hacı‟yı Memo‟ya getirdiler. Her iki bilek de sert ve güçlü; el sıkıştılar karanlıkta. Oturunca Deli Hacı, aklındakileri bir bir söylemeye başladı.
“Siz, oraların göçerlerisiniz. Bingöl, Süphan Dağları‟ndan Mardin, Urfa, Siirt düzlüklerine, oralardan dağlara kovulup duran Yörükler… Ağaların kulu, şıhların emziğisiniz. Biz de, biz de kardeşler, bu ovalardan Toroslar‟a, Toroslar‟dan ovalara konup göçen Yörüklerdeniz. Aynı, sizcileyin yurtsuz, sahipsiz, kul edilmeye çalışılan… Şu hâlde, siz demek, biz demektir bir bakıma. Biz varsak, sizi ezen ağalara arka çıksak, bize ne dersiniz? Biz de size öyle deriz işte. Şimdi derim ki, bir yumruk olalım, inelim zalıma zalıma.”
“Haktır babo sözlerin” dediler. “Tümümüz tek yumruk. Kaya gibi…”
“Öyleyse bu vuruşmayı keselim” dedi Deli Hacı. “Beşikte yavrularımızın, yuvada sevdiklerimizin düşlerini korkuya çevirmeyelim. Ağıt kurdurmayalım gönlü sevda dolu yavuklularımıza. Ölülerimizin üstünde rakı içirmeyelim zalımlara. Kendimiz için olsun kavgamız. Ne dersiniz yiğitler?”
“Doğrusun Kardeş” dedi Memo. “Kavi* konuştun. Adını bağışla hele.”
“Deli Hacı derler; yiğit namıyla…”
“Helbet ki yiğit namıyla” dedi Memo, karşısındakilere sarılarak. “Bak Deli Hacı kardeş, biz buraya kazanmaya geldik. Varın siz toprağınıza saplanın, biz de Mahmut Bey‟in kasasına. Büyüklerine selam söyle bizden. Ellerinden öperiz. Bacılarımız, analarımız da korkmasınlar. Mahmut Bey yere girsin.”
Deli Hacı, güzel kokulu Hasankeyf tütününü içine çektikten sonra ayağa kalktı. Memo‟yla sarılıp öpüştüler. Deli Hacı karanlığa karışırken “Tütününüz de hasmış. Buyurun siz de yayık ayranımızdan için.” dedi.
Az sonra Deli Hacı, olanları, konuştuklarını Koca Memiş‟e, Memişler Obası‟na anlatırken, silah sesleri geceyi ürkütmeye başladı. Gülüştüler.
Ümmü Kız, üstünde desenlerin öpüştükleri sıralı çuvalların ardından başını çıkardı. Deli Hacı‟ya baktı. Gülümsedi. Sonra çekildi.
1973

Yazar: baskan

İzmir Yunus Emre Yörük Türkmen Dernek Başkanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir