3 MAYIS’LARDAN 1 MAYIS’LARA

Bizim kuşak kavgalardan yorularak geldi bu yaşlara.

Hani bir de ölmez, şu 2020’yi de atlatırsak sağ salim; kimse bükemez belimizi diyeceğim ama yorulduk da be usta!

İşimize, okulumuza gitmek üzere çıktığımız evimizin sokak duvarları her yıl bahar gelince kırmızı kırmızı boyanırdı.

Orak çekiçler, kızılyıldızlar, benimle hiç ilgisi olmayan resimler ve ‘Yaşasın 1 Mayıs’ yazılarıyla.

Sokak demek namus demekti o yıllar.

Sokağı kaybedenin vay ki vay haline!

O akşam ilk işimiz, aynı kırmızılarla, o resimlerin üstünü boyamak ve 1’i de 3 yapmaktı sloganı değiştirmeden.

Yani: Yaşasın 3 Mayıs.

Anlayacağınız, gençliğimizde bizim dağlarımızda, kırmızı laleler açar açmaz duvarlarımızda da kırmızı resimler açardı.

Meydanlarda bağıran Cem Karaca’nın 1 Mayıs marşından ziyade Tamirci Çırağı parçasını beğenir, gizli gizli de olsa onu dinler, onu mırıldanırdım hep.

Ortaokul yıllarından beri sabahları, çalışmak için giderken bindiğim otobüslerde hep tamirci çocuklarını görürdüm. Uykuları ellerinden alınmış, o saatte, o yaşta sanayide açacakları dükkânları, temizleyecekleri mekânlarıyla bekleyecekleri ve gün boyu birlikte olacakları ustalarını hayal ederdim.

Akşamları sıklıkla büfeyi gece yarısına doğru ben kapatır, son otobüste bu sefer yine o yaşı küçük çocukları bu sefer yine yorgunluktan uyur bulurdum.

Otobüsün camlarına dayanmış başların içerisinde bazen de kadınları görürdüm.

İşçi oldukları her hallerinden belli, yorgun kadınlar.

Yoksa o saatte, bir kadının, yorgunluktan süzülmüş çocuklarla beraber alkol kokan, patlak gözlü, kırmızıya dönmüş yüzlü, kocaman erkeklerin arasında ne işleri olurdu ki?

Onları o saatte, evlerinden, çocuklarından ayrı tutup buralara sürükleyen kaderde; aynı saatlerde pijamalarını giyerek televizyon başına dizilmiş, çaylarını yudumlayarak kaçan uykularını zorla geri getirmeye çalışanların payını düşünerek ürperir, hınçlanırdım da.

Bazen de bir duvarcı ustası yanaşırdı yanıma o saatte.

Elinde boya kovasından bozma takım sandığı ve içinde de bir mala, bir terazi, bir sünger bir de ıspatulası.

Yorgunluğuyla beraber gizleyemediği o ter kokusu ne mübarek gelirdi burnuma o saatte, o anason kokuları arasında.

Geçenlerde metroya bindiğimde akşamın daha erken bir saatinde, elimdeki kitaba dalmışken yine duymuştum o kokuyu.

Ayaktaki bir ustadan geliyordu.

Yine elinde aynı kova, içinde yine aynı malzemeler.

Kırk yıl önce otobüsteydi o usta, şimdi metroda sanki.

Ne değişmişti hayatlarında, bindikleri araçtan başka.

Güya her şey değişiyordu birilerine göre ama benim ustamın ne kaderi, ne hayatı ne elinde taşıdığı takımları ne de o utanarak gizleyemediği, mübarek ter kokusu hiç değişmiyordu. 

Geçen zaman içerisinde bu ustaların, bu çocukların, bu kadınların haklarını yiyerek rakı mezesi yapanlara rağmen, sığındıkları sendikaların sapsarı ağalarına rağmen ben o sanayinin küçük ustalarına, işyerlerinin hanım ellerine, nasırlı ellerin, yorgun bedenlerin, kokan terlerine hep saygı duydum.

1 Mayıs’ları da en çok onlar için sevdim.

Çoğunun 1 Mayıs’tan haberi olmasa bile.

Ama gel gör ki bir yandan da ben; 3 Mayıs’ ların çocuğu 1 Mayıs’ları sevsem dahi…

Bu ülkede, bu topraklarda halen Türk’ü sevmeyen, 3 Mayıs’ta Türk yurdunda, Türk Milliyetçisi oldukları için tabutluklara doldurulan insanlardan hiç haberi olmayanlar var.

Zorla ırkçı yaftası yapıştırmaya kalkmışlardı üzerlerine.

Bu ülkeye komünizm de, milliyetçilik de gelecek olsa bile ancak biz getiririz diyen bir rejime karşı, Türkiye Cumhuriyetindeki ilk sokak protestosuydu 3 Mayıs.

Baskıya, devlet eliyle zulme karşı ilk defa üniversitelilerin sokağa vuran tepkisiydi 3 Mayıs.

Yıllardır bu ülkede bayram ilan edilmesine rağmen resmi tatil bile ilan edilmeyen 1 Mayıs,  artık 2009 yılından beri resmi tatil olarak da kutlanıyor;

Kutlansın da!

Ama bir sürü milliyetçi kuruluşun boy gösterip, caka sattığı, milliyetçilikten geçinenlerin üzerlerine toz kondurmadığı günümüzde halen, 3 Mayıs’ı akademik, bilimsel olarak ele alan bir yayının bile olmadığını görmek hüzün veriyor.

Türk ismine bir türlü sıcak bakamayanları yıllardır hadi anlıyoruz da; Türk Milliyetçiliğinin dönüm noktası olan 3 Mayıs 1944’ ün, üstelik Türk Milliyetçilerince unutturulmak istenmesinin sebebini doğrusu anlamakta zorlanıyoruz.

Yaşasın 1 Mayıs İşçi Bayramı.

Yaşasın 3 Mayıs Türkçüler Bayramı.

Erdal ÇİL

cerdal48@gmail.com

01.05.2020

Yazar: Erdal Çil

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir